16 Aralık 2013 Pazartesi

Galatasaray'ın Rakibi "Chelsea"



 Jose Mourinho’nun takıma gelmesiyle beklentileri artan Chelsea bu sezon istikrarlı bir performans sergileyemiyor. Henüz beklentiler karşılanabilmiş değil.

 Mourinho’nun ilk Chelsea döneminde agresif ve baskılı bir futbol anlayışı vardı. Her maçta rakibe karşı bir fiziksel üstünlük söz konusuydu. Ancak Chelsea’nin bu sezonki kadrosunda fizik gücü çok yüksek oyuncular yok. Özellikle hücum hattı fiziksel olarak güçlü olmayan, ancak inanılmaz hızlı oyunculardan kurulu. Bu sayede her maçta gol bulabiliyorlar. Hazar, Schürrle, Fernando Torres, Demba Ba, Eto’o… Bu oyuncuların ortak özellikleri son derece hızlı ve bitirici olmaları. Ancak fizik olarak çokta güçlü sayılmazlar.

Öte yandan Chelsea’nin bu sezonki en büyük problemi savunma. Ligde gol yemedikleri karşılaşma sayısı çok az. Deplasmanda Stoke ve Sunderland’ten 3 gol yemişlerdi. Ancak hücumda çok etkili bir takım Chelsea. Gol yiyorlar ama atıyorlar da… Bu sezonki maçları genelde gollü geçiyor. Bu sezon toplamda 5 yenilgileri var. Bunların 4’ü deplasmanda alınan mağlubiyetler. Evlerinde ise sadece Basel’e 2-1 mağlup oldular.


Chelsea’nin gol yediği ve gol atığı dakikaların istatistiklerine bakıldığında en çok gol attığı dakika aralığı 76-90 arasında... Tam 10 gol. Galatasaray savunmasının istikrarsızlığına ve dikkatsizliğine bakınca temsilcimiz için en korkutucu durum bu. Maçın son dakikaları kabusa dönüşebilir. Özellikle beklerdeki oyuncuların dikkatli olması şart. Hazard faktörü belirleyici olabilir.



Sonuç olarak Galatasaray’ın deplasmanda oynanacak karşılaşmada gol bulmasını bekliyorum. Ancak bunu koruyabilmek daha önemli. Defans hattında yapılacak tek hata pahalıya mal olacaktır. Umuyorum Drogba ve Burak faktörü de zayıf Chelsea defansını zorlayacaktır. İçeride 2 farklı bir galibiyet tur için bize büyük avantaj sağlar.

29 Mayıs 2013 Çarşamba

BEŞİKTAŞ; BAŞKANINI DEĞİL, GELECEĞİNİ SEÇECEK !

Beşiktaş başkanını değil geleceğini seçecek
Fotoğraf www.besiktask.org sitesinden alınmıştır.



Futbola akıl yormaya başladığımdan beri Türkiye’de şampiyon olmuş 3 İstanbul takımının kendine özgü bir karakteri olduğuna inanmışımdır. Beşiktaşlı olmamda bu karakterin değil herkes gibi ailemin etkisi olduğunu söylemekle birlikte her zaman iyi ki Beşiktaşlıyım demekten de geri durmadığımı belirtmem gerek…
1990’ların Türkiye’sinde ortaya çıkan özel TV kanalları ve İngilizce’de “Show business” olarak geçen şov dünyasının insanların hayatının en orta noktasına yerleşmesi futbolu da derinden etkilemiş; futbol kulüplerinin başkanları da kulüpler tarafından uygulanan politikalar da değişmeye başlamıştır. Bugün endüstriyel futbol dediğimiz bu değişime en çabuk adapte olansa hiç kuşkusuz Fenerbahçe’dir. Her yaz sansasyonel futbolcu transferleri ile ses getiren Fenerbahçe’yi 1996-2000 arasındaki başarılarla yakalayan hatta geçen Galatasaray da yaklaşık 20 yıldır bu yarışın en önünde olan diğer bir kulüptür.
Beşiktaş ise bu dönüşüme 2000’lere kadar direnmiş, ancak “Ahmet Dursun Seba Gitsin” operasyonuyla ister istemez endüstriyel futbola giriş yapmak zorunda kalmıştır. Ancak basın yarışında çok geri kalmasını sportif başarısızlıklar da izleyince Beşiktaş diğer iki ezeli rakibinden daha arka plana mahkum olmuştur. Profesyonel futbol tarihinin Beşiktaş açısından en iyi kadrosunun kurulduğu 100. yıl dönemini ise kaideyi bozan istisna olarak değerlendirmek mümkün…
2004 yılında başlayan Demirören dönemi ise Beşiktaş adına tam bir çöküş olmuş; Beşiktaş’ın “Fenerbahçeleşme”  çabaları sonunda geleceğe dönük gelirleri kırdırılmış, değil güncel borç 2-3 yıl öncesinin borçlarını ödeyemeyen, ekonomik olarak kendini idame ettiremeyecek, deyim yerindeyse iflas etmiş bir kulüp getirmiştir.
Dibe vuran Beşiktaş’tan geçtiğimiz sene herkesin arkasına bakmadan kaçtığını söylemek kimseye haksızlık olmaz diye düşünüyorum; seçilen ve seçimde kaybeden bir avuç yönetici adayı hariç… Seçim sonucunda göreve gelen Fikret Orman yönetimi ise önceliği günü geçmiş borçları ödemeye vermiş, alternatif gelir yolları üreterek darboğazdan çıkmak için elinden geleni yapmıştır. Yıllardır hazırlanan tüzüğün yürürlüğe konmasını ve stadın yenilenmesi için izinlerin tamamlanıp stadın yıkım sürecine girmesini de unutmamak gerek diye düşünüyorum.
Önümüzdeki ay ise Beşiktaş tarihi bir genel kurul yaşayacak; mevcut başkan Fikret Orman ile bir önceki dönemin yöneticilerinden Serdal Adalı başkanlık için yarışacak. Beşiktaş Genel Kurulu üyeleri ise sadece bir başkan seçmeyecek; Beşiktaş’ın orta ve uzun vadedeki rotasını çizecektir.
Quaresma’nın İnönü Stadyumu’ndaki imza törenine gitmiş biri olarak 2004’ten beri yapılan bol ve yıldız transfer ile borçla büyüme politikasının Beşiktaş’ı batağa sürüklediğini söylerken o imza törenlerindeki sevincimizin hata olduğunu hala düşünmediğimi belirtmeliyim. “Beşiktaş daha önce denemediği bir politikayı ezeli rakiplerine yetişmek için deniyordu ve sonuçlarını hepimiz merak ediyorduk” bakış açısıyla olaya yaklaşırken; kalıcı başarının anahtarı olan Türkiye Süper Ligi şampiyonluğu için saha dışı faktörlerin (başkanın hakem odasını basması, teknik direktörün hakemin üzerine yürümesi ve tüm basına deyim yerindeyse “ayar vermesi” gibi) saha içi kadar etki yaptığının unutulması; başka bir deyişle kağıt üzerinde rakiplere benzeyip pratikte “Beşiktaşlı duruşu” denen felsefeyi devam ettirmenin başarı için eksik olduğunu gözden kaçırmış olmanın acımasızca eleştirilecek bir hata olduğunu da kabul ediyorum.
Bugün ise biliyoruz ki, Beşiktaş’ın Fenerbahçe ve Galatasaray’ı rakiplerinin politikası ile bırakın alt etmeyi yakalaması dahi mümkün değildir.
İşte bu tam da bu durumda sorulan soru olan “Beşiktaş rakipleri ile nasıl mücadele etmeli?”ye verilecek cevabım özkaynak ve kurumsallaşmadır. Bu kavramların işaret ettiği ekonomik yön ise borçları temizleme, diğer bir ifade ile bütçeyi daraltma ve sonrasında kontrollü bir şekilde borçla değil gelirle büyüme… Sportif anlamda ise özkaynak ve kurumsallaşma hem futbol takımında hem de diğer branşlarda devamlılığı (her sene yeni bir takım kurma bkz. erkek basketbol takımı, menajerin listesine göre transfer yapma bkz. Mendes, branşı dondurma veya kapatma bkz. bayan basketbol takımı) sağlayacaktır.
Özetle futbolu parası olup da şov yapmak amacıyla yönetici olanlar değil de profesyonel futbol yöneticileri yönetmeli; Türkiye ve dünyanın dört bir yanındaki yetenekli genç futbolculara önce ahlak sonra da futbol eğitimi vererek sportif devamlılık sağlanmalıdır, gerçekten rekabet etmek isteniyorsa tabi ki…
Kurumsallaşmanın ilk adımı Önder Özen’in göreve getirilmesi ile atılmış, oyuncu izleme ekibi ise Fikret Demirer liderliğinde aylardır raporlar hazırlamaktadır. Adı geçen kişilerin tercih edilmesinin doğru veya yanlış olması yapacakları icraatlar sonunda ortaya çıkacak diye düşünmekle birlikte, atılan adımların çok doğru olduğu kanısındayım.
Başlığa geri dönmek gerekirse, Fikret Orman’ın başkan olduğu bir Beşiktaş’ın hemen hemen nasıl bir yol izleyeceği aşikarken Serdal Adalı’nın felsefesinin 2010 yılındaki yıldız yağmuru gibi olacağını tahmin etmek sanırım çok da zor değil. Paralı başkan devrinin başarıları kalıcılaştırmak bir yana dursun, sonrasında bir enkaz bıraktığı tüm dünyada örnekleriyle görülmekle beraber aynı yoldan geçme şanssızlığını yaşamış bir kulüp olarak Beşiktaş’ın yakın geçmişten ders almasının gerekli olduğunu düşünüyorum.
Ders alma ve sabır konularında Türkiye’de yaşayan insanların herhangi bir tecrübesinin olmamasını bir kenara bırakırsak Beşiktaş’ın taraftar profilinin de “Fenerbahçeleşmesi” Beşiktaş’ın önünde duran en büyük engellerden biridir. Adım gibi biliyorum ki şampiyon olamayan ancak özkaynağından çıkan 6 futbolcunun sahada olduğu, stadı yapılmış, ekonomik olarak güçlenmiş ve gelecek vaat eden bir Beşiktaş’ı 2 sene sonra yeşil zeminde görmek “Fenerbahçeleşen” Beşiktaşlıları mutlu etmeyecek ve havalimanlarında futbolcu karşıladıkları günleri özlemle anacaklardır.
Tüm bu olgulardan ortaya çıkan sonuç Beşiktaş’a kurumsal bir yapı kazandıran ve hayallerle değil acı gerçeklerle Beşiktaş’ı yönetecek bir yönetim anlayışı ile Beşiktaş’ın neden rakiplerinden felsefe bakımından ayrı bir konumda olduğunu insanların hafızlarına yeniden aşılayacak bir halkla ilişkiler çalışmalarının devamlı olarak yürütülmesidir.
Kişisel dileğim bugün var olan ve gelecekte ortaya çıkacak tüm başkan adaylarının ilk cümlesinin “şampiyonluk veya rekabet” ile ilgili değil “kurumsallaşma ve Beşiktaşlılık” üzerine olması ve Beşiktaş’ın Türkiye’de kişilerden bağımsız olarak işlerini yürüten bir kuruma dönmesidir. Türkiye şartlarında saha dışında çok güçlü olan rakiplerle mücadele etmenin; gerek sportif gerekse de ekonomik olarak düzenli ve kalıcı başarı sağlamanın anahtarı budur.
Son olarak “Fenerbahçeleşme” terimi ve “saha dışında güçlü olma” deyimini kullanırken Fenerbahçe ve Galatasaray’ı yerme ve küçük düşürme gibi bir amaç gütmediğimi belirtmem gerek. Sansasyonel olmak, bunun hakkını vererek hareket edenler için başarıya götürecek bir yöntemdir ve sonuç itibariyle uyguladıkları politikayla ekonomik ve sportif bakımdan gözle görülür bir şekilde Beşiktaş’ın önünde olmaları saygıya değer bir durumdur.
Her ne kadar zamanlaması yanlış olsa da yapılacak şeffaf ve demokratik bir seçimin Beşiktaş’a hayırlı olmasını temenni ediyorum. Futbol Türkiye’de “tek veya iki büyükle” değil, birbiriyle haklı bir rekabet içinde olan “üç güçlü İstanbul takımıyla” güzeldir.
Saygılarımla
Serhat ÇETİN (@serhatcetin5)

15 Nisan 2013 Pazartesi

FENERBAHÇE-BENFİCA EŞLEŞMESİ ÜZERİNE..



           

  Portekiz’de uzun yıllar Porto’nun gölgesinde kalan Benfica bu sene hem ligde hem de Avrupa’da büyük bir çıkış yakaladı ve Porto hegemonyasına son verdi. Yıldızları Axel Vitsel’i 50 Milyon Euro karşılığında Zenit’e vermelerine rağmen bu kayıptan hiç etkilenmediler. Aksine yaptıkları transferlerle bu açığı fazlasıyla doldurdular.


  Gelelim Benfica’nın oyun yapısına… Benfica 4-2-3-1 sistemiyle oynuyor. Fenerbahçe’nin alışık olduğu bir sistem. Bu sistemde ön liberolarını ve kanat oyuncuları çok başarılı bir şekilde kullanıyorlar. Kanat ve bek oyuncuları her hücuma çıktıklarında çapraz koşularla rakibin dengesini bozup, ceza sahasına kat ediyorlar. Santrafor Cardozo’yu da bu şekilde rahatlatıp ona gol attırma üzerinde kurulu bir oyun felsefeleri var. Tabii kanat oyuncuları Salvio ve Gaitan’ın dripling özelliklerine çok dikkat etmek lazım. Takım oyununu ön planda tutan bir ekip Benfica. Ancak kesinlikle gözümüzde büyütmemiz gereken bir takım değil.     
  
   
  Fenerbahçe’nin özellikle bek oyuncularının geri dönme konusunda sıkıntı yaşamamaları lazım. Aksi bir durumda Fenerbahçe oyun kontrolünü yitirir. Ne olursa olsun bu yarı finalde kilidi takım savunması çözer. Sabırlı oynamak gerekiyor. Çünkü Benfica’ya karşı bir anlık boşluk bırakmak tam bir intihar. Benim düşüncem Fenerbahçe kanatlarda açık vermezse Benfica’yı çok rahat eleyecektir ve umuyorum ki Amsterdam’da final oynayacaktır. Aşağıda bulunan istatistiklerde Benfica’nın zaaflarını ve etkili olduğu anları gösteren çeşitli istatistikler mevcut. Durum ortada kesinlikle iyi takımlar. Ancak yenilmez değiller.

                                          (www.soccerwaytr.com)

  Benfica’nın en zayıf noktası stoperleri…  Evet, kuvvetli oyuncular. Fakat hızlı santaforlara karşı zaafları çok büyük. Fenerbahçe’nin Sow’u etkili kullanması şart. Kuyt'un mücadeleci yapısından faydalanmalıyız. Kontra ataklarda çok etkili olan temsilcimiz bu şekilde turun kilidini açabilir.

  Umuyorum ki temsilcimiz Fenerbahçe Benfica’yı eleyecek ve Amsterdam’da oynanacak finale adını yazdıracaktır. Şahsen benim buna olan inancım tam. 
  
                                                                                                                 Mert Gedik
                                                                                                                 @sporistacom
                                                                                                                 mertt.gedik@gmail.com     

28 Mart 2013 Perşembe

NE OLACAK BU MİLLİ TAKIMIN HALİ



                             


  MİLLİ TAKIM BU HALE NASIL GELDİ?     
                                         

  A Milli Takımımız bir büyük şampiyonaya daha katılma hayallerini mucizelere bıraktı. Takımda ne teknik, ne taktik ne de mücadele söz konusu. Ayrıca teknik kadronun da bu iş için yeterli olmadığı da %100 aşikâr. Oyuna ne zaman müdahale edeceklerini bilmedikleri ortada. Ayrıca gurbetçi futbolcularımızı da sadece yurt dışında oynadıkları için takıma çağırdığını düşünüyorum. Mesela Kerim Frei bu sezon sadece 3 maçta forma giydi. Gökhan Zan durumu var o da apayrı bir mesele.

 Abdullah Avcı şunu unutmuş. Artık o gurbetçiler senin Genç Milli Takım’da oynattığın oyuncular değil. Bir kademe öteye gidememişler, kendilerini geliştirememişler. Bu takımın ihtiyacı olan şey bir arada oynamaya alışmış olan bir kadro olmak. Lakin bununda gerçekleştirilmesi imkânsız. Çünkü her maç değişik bir ilk on bir söz konusu. Her kadro açıklandığında acaba bu sefer ne sürpriz bekliyor diye düşünüyoruz. Bakın İspanya’ya, Fransa’ya, Hollanda’ya bu takımlarda takımda 1-2 değişiklik olur veya olmaz.
  
 İşin bir garip yanı da Beşiktaş’ın başarılı oyuncularının takımda olmaması. İbrahim Toraman, Necip Uysal, Oğuzhan Özyakup. Yani Milli Takıma girmek için ya Fenerbahçe veya Galatasaray forması giyeceksin ya da yurtdışında vasat bir takımda forma giyeceksin. Bu şekilde ne Milli Takım başarı yakalayabilir, ne de Süper Lig’in değeri artar. Bu Türk futbolu için maddi, manevi kayıptır. Yanlış anlaşılmasın demiyorum ki yurt dışında oynayan futbolcularımızın hepsini takımdan keselim. Ama belli bir kriteri olmalı bunun.
   
Kutuplaştırılma da var Milli Takım’da gurbetçiler için takımda’’komançiler’’ dendiği söylentileri var. Öte yandan Andorra maçı öncesinde Tranbzonsporlu Tolga Zengin ve Fenerbahçeli Volkan Demirel arasında kavga yaşandı. Tabii bu ‘’Şike Davası Süreci’ni’’ yönetemeyenlerin ve ortalığı aleve verenlerin eseridir. Birbirleriyle Milli Takım dışında adeta düşman olan İspanyollar, Basklar ve Katalanlar yapsın bakalım Milli Takımlarında kulüp kavgası yapsınlar bir takım kavgası… Bakın neler oluyor, nasıl yönetiliyor kriz…


  Sonuç olarak Türk futbolu artık şu konuma gelmiştir. Ortalama bir başarı yakalayan, yöneticiliğin sadece büyük koltuğa oturmak olduğunu sanan, televizyonlarda en çok bağıran kişiler maalesef bugün Türk futbolunda yönetici, futbolcu veya teknik adam oldu. Ne zaman ki Türk futbolu artık bilimsel çalışmalara geçer. Yenilikler takip edilmeye başlar. Tabii en önemlisi ‘’ortalama adamlar’’ futbolun içerisindeki önemli görevlerden ne zaman uzaklaştırılır. O zaman Türk futbolunda bir başarı bekleyebiliriz.

                                                                                                            Mert Gedik
                                                                                                            @sporistacom
                                                                                                            mertt.gedik@gmail.com

21 Mart 2013 Perşembe

AZİZ YILDIRIM-GFB GERGİNLİĞİ





         Son günlerde Fenerbahçe'nin önemli taraftar gruplarından Genç Fenerbahçeliler (GFB) ile Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım arasındaki gerilim giderek artıyor.  Dilerseniz bu sürece nasıl gelindiğini detaylarıyla birlikte hatırlayalım.

29 Eylül 2012 - Kasımpaşa - Fenerbahçe maçı..

Fenerbahçe taraftarının sevgilisi ve takımın efsanesi Alex de Souza'nın son kez çubuklu formayla sahaya çıktığı maç. İlk yarının sonunda oyundan çıkan Alex, maçı yedek kulübesi yerine tribünlerde izlemeyi tercih ediyor. 2-0 yenilen Fenerbahçe'de maç sonrası büyük bir kriz yaşanıyor. Teknik direktör Aykut Kocaman tarafından kadro dışı bırakılan takım kaptanı Alex de Souza, Aziz Yıldırım'la görüşüyor ve takımdan ayrılma kararı alıyor. Ayrılık kararının duyan 7'den 77'ye bütün Fenerbahçeliler, soluğu Alex'in evinde alıyor. Ve belki de Aziz Yıldırım, 15 yıllık başkanlık kariyerinde ilk defa taraftarın tepkisini bu kadar fazla alıyor.

3 Ekim 2012 - Mönchengladbach maçına gidiş- Atatürk Havaalanı..

Fenerbahçe'de ve Türk Futbolu'nda adete deprem etkisi yaratan Alex de Souza'nın ayrılışı sonrası Başkan Aziz Yıldırım, havaalanında-yanında Asbaşkan Ali Yıldırım, teknik direktör Aykut Kocaman ve kulüp tercümanı Samet Güzel ile birlikte- basına açıklama yapıyor. Aykut Kocaman'ın verdiği her kararın arkasında olduğunu belirten Yıldırım, Alex'le görüşmesinde yaşananları tek tek anlatıyor ve adeta Alex'i Fenerbahçe taraftarına şikayet ediyor. Başkan Aziz Yıldırım; Alex'e, eskiden her yönüyle kefil olduğunu ancak artık durumun böyle olmadığını, onun Fenerbahçe Başkanlık Makamı'na saygısızlık ettiğini, zamanında Alex ıslıklanırken tribünlerde ayağa kalkıp tek başına alkışladığını belirtiyor ve ekliyor ;
"Alex'i ben de seviyorum. Hepinizden çok seviyorum.  Fakat futbolcular gider, başkanlar gider, Fenerbahçe daima kalır. Ben Fenerbahçe için gerekirse saniyede karar veririm. Alex, Fenerbahçe Başkanı'nın üzerine çıktıysa ya Alex gider ya da Fenerbahçe Başkanı gider. Ne Aziz Yıldırım ne Alex ne de başkası Fenerbahçe'den daha büyük değildir, olamaz."

Ve Başkan Aziz Yıldırım'ın açıklamalarının bana göre en önemli kısmı ;

"3 Temmuz süreci devam ediyor. Taraftarın içine nifak tohumları sokmaya çalışıyorlar. Dün Alex'i sevmeyenler bugün Alex'in arkasında duruyorlar, gazetelere ilan veriyorlar. (Eski yönetici Hulusi Belgü'yü kastediyor.) Şahısların değil, Fenerbahçe'nin arkasında durmalıyız."

7 Ekim 2012 - Fenerbahçe-Beşiktaş maçı..

Maç öncesi stat önlerinde bazı kişiler tarafından taraftarlara Alex maskesi dağıtılıyor. Stat görevlilerince Alex maskelerine el konuluyor ve maskeler stada sokulmuyor. Her türlü önleme rağmen hatırı sayılır sayıda taraftar (özellikle GFB grubu üyeleri) Alex maskeleriyle stada girmeyi başarıyor. Yapılan araştırmanın ardından maskeleri dağıttıran kişinin,  Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım'ın hedef gösterdiği, yönetime muhalifliğiyle bilinen eski yönetici Hulusi Belgü olduğu öğreniliyor. Bu olaydan sonra, Muhalefet-GFB-Aziz Yıldırım üçgeni daha da belirgin hale geliyor.

29 Ekim 2012 - Fenerbahçe - Medical Park Antalyaspor maçı..

Alex krizini süspanse etmeye çalışan Fenerbahçe Yönetimi için en önemli hedef sportif başarıyı sağlayarak tansiyonu düşürmekti. Bu önemli süreçte alınan sonuçlar yönetimin hedefine ulaştığını gösteriyordu. İşte o virajdaki maçlar ;

Mönchengladbach 2-4 Fenerbahçe
Fenerbahçe 3-0 Beşiktaş
Bursaspor 1-1 Fenerbahçe
AEL Limassol 0-1 Fenerbahçe

Fakat alınan bu 3 galibiyet 1 beraberlik dahi bazı kesimleri memnun etmeyecek ve 'sabit fikirlerini' değiştirmeye yetmeyecekti. Adeta tek bir olumsuz sonuçta patlamaya hazır bomba gibi bekleyen bir kesim için 'gün doğan' Antalyaspor maçı geldi.
 Fenerbahçe'nin Kadıköy'de 47 maçlık yenilmeme serisini bozan Antalyaspor, maçı 3-1 kazanarak sarı lacivertlileri yeni bir krizin içine itti.
GFB'nin yoğunlukta olduğu Türk Telekom tribününden yükselen "Aziz Yıldırım istifa", "Aykut istifa", "Yönetim istifa" sesleri, Başkan Aziz Yıldırım ile Genç Fenerbahçeliler grubu arasındaki kavganın resmen başladığını ilan ediyordu.

22 Aralık 2012 - Fenerbahçe - Karabükspor maçı..

Antalyaspor maçının ardından 2 aylık süreçte tüm olumsuzluklara rağmen Fenerbahçe, UEFA Avrupa Ligi'nde gruptan çıkmayı başarmış, Türkiye Kupası ve ligde de  yoluna devam ediyordu. Ancak Galatasaray derbisinin kaybedilmesi ve takımın zirveden 5 puan gerisinde kalması moralleri bozmuştu.
Bu atmosferde oynanan Karabükspor maçı 3-1 kaybedilecek ancak kaybedilen sadece puanlar olmayacaktı.
2 sezondur şoklara alışık olan Fenerbahçe Camia'sı yeni bir depremle sarsılacaktı.
Bu kez çok daha gür çıkan "İstifa" seslerinde yine başrolü çeken Genç Fenerbahçeliler grubuydu.
Başkan Aziz Yıldırım, 'istifa' tezahüratları için "Küçük bir grubun bağırmasıyla Fenerbahçe Yönetimi değişmez." diyordu. Bu ifade Aziz Yıldırım'ın, 'küçük grup' diye kastettiği GFB'ye karşı adeta savaş açtığı anlamına geliyordu.
Ve maçın ardından Fenerbahçe'nin 3 Temmuz'dan beri direnen son kalesi düşmüştü. Teknik direktör Aykut Kocaman, düzenlediği basın toplantısıyla istifa etti. Bi nevi taraftarın dediği oldu. Ama hangi taraftarın ?
      Fenerbahçe taraftarı, Aykut Hoca'nın istifa haberinin ardından- aynı Alex olayındaki gibi- ikiye bölündü. Genç Fenerbahçeliler, Aykut Kocaman'ın istifasının doğru olduğunu, hatta yönetimin de istifa etmesinin gerektiğini düşünürken, önemli bir kısım da Aykut Hoca'nın istifa kararından dönmesi gerektiği düşüncesindeydi.
Hatta Genç Fenerbahçeliler, daha da ileri giderek stat önüne "Sözünden dönen?" pankartını astı.




Başkan Aziz Yıldırım'ın, yönetimin ve futbolcuların ısrarı üzerine Aykut Kocaman 'sözünden döndü' ama özünden dönmedi. Umutlar tükendi, güven kalmadı fakat Aykut Hoca yoluna devam etti.
İstifa kararını doğru karşılayan GFB'nin yanı sıra, Aykut Hoca'yı bu zorlu yolda yalnız bırakmayanlar da vardı.



"Yitirmeyin umutları, unutmayın 16/17'yı demişlerdi. Her koşulda Kocaman desteklerini esirgememiş, inadına "Sen bizim Kocaman gururumuzsun" diye haykırmışlardı.
Yıllardır Fenerbahçe tribünlerinin en cefakar taraftar gruplarından biri olduğunu düşündüğüm Genç Fenerbahçeliler Grubu, bu süreçten sonra Fenerbahçe'ye yarardan çok zarar vermeye başlamıştı.
Genç Fenerbahçeliler için, hem Kadıköy'de hem deplasmanda yönetimi ve Başkan Aziz Yıldırım'ı protesto etmek gelenek haline gelmiş, menfaatler Fenerbahçe'nin önüne geçmişti.

8 Şubat 2013 - GFB'nin 'Diktatörlük' yazısı..

Bir kulüp başkanının başarısız olduğunu düşünmek, görevi bırakması gerektiğini söylemek, hatta 'İstifa' diye bağırmak insanların en doğal hakkıdır. Unutmayalım ki demokrasi var oldukça insaniyet varolacaktır. Fakat Genç Fenerbahçeliler Grubu'nun, Fenerbahçe Başkanı için 'Diktatör' yakıştırması yapması, demokrasi sınırlarını aşmış, hakkaniyet anlayışını hiçe saymıştır. GFB, Aziz Yıldırım'ı sevmek zorunda değildir. Ancak GFB, 'Fenerbahçe Başkanı' Aziz Yıldırım'a, makamından dolayı saygı göstermek zorundadır.

9 Şubat 2013 - Aziz Yıldırım'ın GFB üyesi taraftarlara konuşması..

     Aylardır süren GFB-Aziz Yıldırım gerilimi, GFB'nin 'Diktatörlük' yazısı ile doruk noktasına ulaşmış, kılıçlar çekilmişti. Ve bu protestolara bir yenisi daha eklenecekti. Bir grup GFB üyesi taraftar, Fenerbahçe'nin Kadın Voleybol maçını izledikten sonra salondan arabasıyla ayrılacak olan Aziz Yıldırım'a protestoda bulundu.
Bunun üzerine Başkan Aziz Yıldırım taraftarlara dönerek;
"Boşuna k**ınızı yırtmayın. Ben ne dersem o olur." diyordu. Bir kulüp başkanıyla, bir kulübün taraftarları arasındaki bu diyalog, üzücü olduğu kadar düşündürücüydü. Söylemek gerekir ki, bu konuşma da Başkan Aziz Yıldırım'a yakışmamıştı.
   Ve ardından gelişen havai fişek sonucu seyircisiz maçta ceza alma, UEFA'dan 2 yıl men tehlikesi vesaire.
   Eğer Genç Fenerbahçeliler, "Hep destek tam destek" demez ise, bu krizde kaybeden ne Aziz Yıldırım ne de GFB olacak. Muhalefet kanadının ucuz hesaplarının odağında GFB olursa, kaybeden Fenerbahçe olacak. Milyonlarca taraftarı olan bir kulübün, bu tip menfaat çatışmaları ve güç odaklarının kapışması sonucu zarar görmesine göz yummamak gerekiyor. Unutulmamalıdır ki ;

Fenerbahçe, Fenerbahçelilerindir.

                                                                                                                  MERT AK

                                                                                                       @sporistacom / @akmertt

                                                                                                       akmertt@hotmail.com